Ömrüme Yazılan Mektup

Sevgili Aşk Kadın…

Ruhumun Yuvasına, Nonim’e

"Her şeyin bir başı, her hikayenin bir ilk nefesi vardır ya hani…
Benim miladım, zamanın benim için yeniden akmaya başladığı o anla başladı."

Biz

Sevgili aşk Kadın…
Her şeyin bir başı, her hikayenin bir ilk nefesi vardır ya hani… Benim miladım, zamanın benim için yeniden akmaya başladığı, dünyanın bütün o anlamsız gürültüsünün bir anda bıçak gibi kesildiği o anla başladı. Seni ilk gördüğüm, içimdeki o devasa boşluğun bir anda kapandığını hissettiğim ve kendi kendime fısıldayarak, "İşte… Onu buldum" dediğim o an. Bütün bir ömrü sanki sadece o saniyeye ulaşmak için yaşamışım gibi hissettiğim o eşsiz kavşak.

İnsan hayatında kaç kere "tamamlandım" diyebilir ki? Ben o an, kalbimin göğüs kafesime sığmadığını, ruhumun yıllardır aradığı o tanıdık yuvayı nihayet bulduğunu en derin hücrelerime kadar hissetmiştim. Karşımdaydın. Bütün o zarifliğinle, o sakin ama içime işleyen duruşunla, bana doğru yürüdüğün o an, sanki zaman yavaşlamış, etrafımızdaki herkes ve her şey silinmişti. Sadece sen vardın. Sadece senin adımların, sadece senin varlığın.

İlk kahve içişimizi hatırlıyor musun? O ilk buluşmanın, o ilk yan yana gelişin getirdiği o tatlı telaşı… Bir masanın iki ucunda oturuyorduk ama aramızdaki mesafe fiziksel değildi, kalplerimiz çoktan birbirine değmeye başlamıştı bile.

Kahveni iki elinle sararak tutuşunu izlemiştim usulca. O an bile anlamıştım; sen hayata, anılara ve sevgine de aynen o kahve bardağına sarıldığın gibi sımsıkı, iki elinle, tüm kalbinle sarılan bir kadındın. Normalde bir karton bardaktan yükselecek ama kapağı var diye yukselemeyen o ince karamel kokulu buhar, aramızdaki o ilk bakışmaların buğusuna karışıyordu. Sen konuşuyordun, dudaklarından dökülen kelimeler birer birer havaya karışıyordu ama ben aslında ne söylediğinden çok, nasıl söylediğine odaklanmıştım. Sesinin o yumuşak tınısı, insanın içindeki bütün savaşları bitiren o şifalı frekansı daha o ilk dakikadan ruhumu sarmıştı. Gözlerinin içine bakıyordum; o yeşil gözlerinde, içinde kaybolmaktan asla korkmayacağım uçsuz bucaksız bir orman, derin bir gökyüzü vardı. Ve boynundaki o fular… O zarif fular, sadece boynunu sarmıyordu sanki; benim bütün dikkatimi, bütün hayranlığımı da kendi etrafında düğümlüyordu. Rüzgar hafifçe estiğinde, o fuların ucu usulca dalgalanmış, senin o eşsiz kokunu, o teninin bana bir ömür boyu "ev" olacak kokusunu ilk defa burnuma taşımıştı. O fular, sonradan geceler boyu ona sarılıp uyuyacağım, sen yanımda yokken bile varlığını hissetmek için yüzümü gömeceğim o fular, o ilk kahve masasında bana senin hikayeni anlatmaya başlamıştı bile.

O ilk an, o kahvenin ilk yudumu ve o fuların hafifçe savruluşu… İşte o an anladım ki ben sadece bir kadınla tanışmıyordum; ben kendi kaderimle, kendi sonsuzluğumla tanışıyordum. "Onu buldum" derken, aslında yıllardır kayıp olan kendimi de bulmuştum. Çünkü insan, ancak ruh eşini bulduğunda kendi varlığının da gerçek anlamına kavuşurmuş. Sen benim hem arayışım hem de buluşum oldun. O masadan kalktığımızda, artık ben eski ben değildim. İçimde bir şeyler değişmiş, kök salmış, yepyeni bir hayata yelken açmıştı. O ilk günün, o ilk kahvenin ve o boynundaki fuların bende bıraktığı iz, sonrasında yaşayacağımız o muazzam "biz" hikayesinin sadece bir önsözüydü.

İlk Kahve
Fular ve Gülümseyişin
O Zarif Duruş
✦ ✦ ✦

Mesela Hayatımızın o en özel, en sınatıcı ama aynı zamanda bizi birbirimize en çok, en sarsılmaz şekilde düğümleyen o dönemini, Süer'in evinde geçen o günleri nasıl unutabilirim ki? Senin ayağının kırık olduğu, hayatın bizi zorunlu bir molaya çektiği o zor zamanlar… Çoğu insan öyle bir durumda karşısında sadece canı yanan, yardıma muhtaç birini görür. ama ben o zaman sana baktığımda, sadece canı yanan birini değil; hayatımın en güçlü, en inatçı, en güzel insanını gördüm. Dışarı çıkamadığımız, dünyayı kapının ardında bırakıp o kanepede saatlerce oturmak zorunda kaldığımız o günler, aslında bizim ruhlarımızın dış dünyadan tamamen kopup birbirinin içine en derin şekilde sızdığı günlermiş. Yeri geldiğinde acıdan yüzünü buruşturduğun o anlarda bile, ben senin o dimdik duruşuna, o sızlanmayan, pes etmeyen asaletine her defasında yeniden, büyük bir hayranlıkla aşık oldum.

O evin salonunu, kırık bir ayağın getirdiği o mecburi hapsi, biz kendi ellerimizle bir cennete çevirmeyi başarmıştık. Kendi küçük sinemamızı, kendi sıcacık mutfak krallığımızı kurmuştuk o dört duvar arasında. O küçük salonda, ışıkları kapatıp projeksiyondan duvara yansıttığımız o filmler… Bütün oda o soluk, hareketli ışığın altında yıkanırken, ben çoğu zaman ekrandaki o hikayeyi değil, senin yüzüne vuran o film ışığını izlerdim. Gözlerini ekrana dikmişken, dudaklarının kenarındaki o hafif kıvrımı, filme kendini kaptırışını, bazen heyecanlanıp elimi daha sıkı tutuşunu seyrederdim. O projeksiyonun karşısında geçirdiğimiz her saat, benim için dünyanın en lüks, en pahalı sinemasından bile daha değerliydi.

Ya o mutfakta senin için, bizim için büyük bir özenle hazırlanan o güzel yemekler… Ocağın başında geçen zaman, sadece midemizi doyurmak için değildi; o yemeklerin içine kattığımız kahkahalar, senin o kanepeden bana seslenişlerin, evin içine yayılan o mis gibi kokular, sıradan bir yemeği adeta bir ziyafete dönüştürürdü. O günlerde anladım ki, mutluluk gidilen lüks restoranlarda değil, senin ayağın kırıkken o küçük sehpada birlikte paylaştığımız, kokusu sevgiyle harmanlanmış o sıcacık ev yemeklerinin ta içindeydi.

Ve tabii ki evimizin o sessiz, o asil ama en karakterli üyesi, Boni… Hatırlıyor musun, Boni'yi sadece sıradan bir evcil kedi gibi görmediğimi ilk fark ettiğin o anki şaşkınlığını? Benim Boni ile sanki karşımda koca bir insan varmış gibi konuşmama, ona dert anlatmama, onun evin içindeki varlığını bir birey gibi, ailemizin tam ve eşit bir parçası gibi kabullenişime nasıl da şaşırmıştın başlarda. Onun o kendine has "nauvv" sesine ciddi ciddi cevaplar verişime, onunla kurduğum o tuhaf ama derin diyaloğa bakarken yüzünde beliren o tatlı, o çocuksu şaşkınlık ve ardındaki gizli hayranlık hiç gitmiyor gözlerimin önünden. Sen o zaman anlamıştın aslında; benim sahiplenişimin, benim içimdeki o kucaklayıcı sevginin sadece insanlarla sınırlı olmadığını, benim kurduğum dünyada "bizden" olan herkesin ve her canlının nasıl da el üstünde tutulduğunu. O sarsılmaz şefkati gördüğünde, bana olan güveninin o kanepede otururken nasıl da bir kat daha arttığını çok net hissetmiştim.

Sonra… Sonra o evin içine annenin geldiği ve bizim o görüşemediğimiz, daha doğrusu aynı şehrin, aynı semtin içinde birbirimizin yüzüne hasret kaldığımız o tatlı ama bir o kadar da zorlu günler başladı. araya giren o mecburi mesafeler, senin o evde hapis kalışın, benim dışarıda kalbimin senin yanında atması… ama biz, o en imkansız gibi görünen anları bile nasıl da heyecan dolu, nasıl da tutkulu bir maceraya çevirmesini bilmiştik. annenden gizli o çöp atma buluşmalarımız vardı ya… Gecenin bir vakti, o sokak lambasının altına benim sinsice sokulmalarım. Çocukluğumun geçtiği o mahalle aralarında, o direğin altında kalbim ağzımda, bir hırsız gibi seni bekleyişim… Senin çöp poşeti bahanesiyle evden çıkıp, kalp ritmiyle yarışan o hızlı adımlarınla bana doğru gelişin. Seni gördüğüm an, dünyanın bütün oksijenini içime çekmişim gibi olurdu.

O kısacık, o çalınmış, o tehlikeli dakikalarda dudaklarından seni gizlice öpmelerim… Bir çiçeği koklar gibi, zamanı durdururcasına seni koklamam, o soğuk sokak lambasının altında seni kollarıma alışım. O çöp atma faslı bittikten sonra, eve geri dönerken yakalanma korkusuyla yaşadığın o küçük, o sevimli panikler… Tam "oh atlattık" derken kapı arkasından beliren bakışlara karşı içimizde kopan o deli fırtınalar, o ergence ama hayatımızın en gerçek heyecanları. O sokak lambasının altındaki üç saniyelik sarılmalarımız, bana gün boyu çektiğim hasretin en büyük, en güzel ödülü gibi gelirdi.

İşte tam da o günlerde, o kanepede geçen kırık ayaklı sessiz zamanların, o projeksiyon ışığının altındaki film gecelerinin, Boni ile yaptığımız o birey sohbetlerinin ve annenden gizli, o sokak lambası altındaki kaçamak çöp buluşmalarının tam ortasında doğdu bizim o efsunlu kelimemiz… "Nonim". Sadece bir hitap, öylesine takılmış bir lakap değildi o. "Nonim" demek; benim canparçam, benim en gizli kaçamağım, benim hasta yatağındaki en güçlü kadınım, karanlık sokak lambasının altındaki o en aydınlık, en heyecanlı yüzüm demekti. O kelime, Süer'in evinde yaşadığımız o inanılmaz günlerin, o yasaklı ama tutkulu kavuşmalarımızın, birbirimize o daracık zamanlarda nasıl da devasa bir şekilde kenetlenişimizin en saf özeti olarak dudaklarıma yerleşti ve bir daha asla oradan silinmedi. O günlerden beri sen benim için sadece bir sevgili değil, "Nonim" oldun; benim dünyamın en gizli, en masum, en yaramaz ve en eşsiz parçasının adı oldun.

Kırık Ayak ve Sevgi Dolu Bakım
Süer'in Evi
Boni ve Nonim
Mutfakta Birlikte
✦ ✦ ✦

Benim yalnızlığımın, o kendi içime kapanışlarımın ve duvarlarına sadece kendi sessizliğimi sindirdiğim o bekar evimin kaderinin değiştiği o günü nasıl unutabilirim ki? Hayatımın en güzel milatlarından biriydi o gün. Dışarıda gökyüzü adeta bütün şehrin üzerine koca bir gri yorgan sermişti. Hava o kadar kapalıydı, dışarıda öyle sert bir rüzgar vardı ki, normalde insanın içine koca bir sıkıntı, tarifsiz bir kasvet çöktürmesi gereken o hava, benim içimde o güne kadar hiç hissetmediğim kadar garip, inanılmaz bir huzur yaratıyordu. Çünkü o gün sen gelecektin. Daha uzun vakit geçirelim diye seninle orta bir yerde buluşmaya karar vermiştik. ama zaman sanki benimle inatlaşır gibi akmıyor, saniyeler birer saat gibi ağır, dakikalar ise asırlar gibi uzun geliyordu. İşte o an, o yağmurun altında, sadece sana bir an önce ulaşabilmek, seni saniyeler öncesinden bile olsa karşılayabilmek, o aradaki soğuk mesafeyi kapatabilmek için nasıl delice, nasıl nefes nefese koşarak sana gelmeye çalıştığımı anımsıyorum.

Yağmur damlaları arabanın camına vururken Senin o güzel yüzünü görmek. Sanki koşuyordum, çünkü yürüyerek geçirilecek her saniye, senin yanında geçirebileceğim o eşsiz zamandan çalınmış büyük bir kayıp gibi geliyordu bana. Kalbim sadece arabanın yağmurdan görünmeyen camından verdiği yorgunlukla değil, sana doğru yaklaşmanın, seni o yağmurun altında beni beklerken görecek olmanın verdiği o muazzam heyecanla güm gür atıyordu. Uzaktan silüetini gördüğüm an, dünyadaki bütün o koşuşturma, yağan o sağnak yağmur, sokaktan geçen arabaların gürültüsü bir anda sessizliğe büründü. Sadece sen vardın. Yağmurun altında etrafa o güzel, o masum bakışlarınla bakan sen... Yanına vardığımda nefes nefeseydim ama o nefessizlik hayatımda aldığım en taze oksijen gibiydi. İşte o an göz göze geldiğimizde anladım; ben sadece sana doğru koşmamıştım, ben aslında kendi evime, kendi kaderime doğru koşmuştum.

Sonra birlikte o aşina olduğum ama o günden sonra asla aynı kalmayacak olan eve, benim o yorgun, o yalnız bekar evime doğru yöneldik. arabadan apartmana yürürken bile içimde tuhaf bir heyecan, karnımda uçuşan o bildik kelebekler vardı. Kapıyı açtım ve sen, o ilk adımını attın. İlk kez benim evime geldiğin o gündü. Sen o kapıdan içeri girerken, üstünde yağmurun bıraktığı o ıslaklık, saçlarında o toprak ve yağmur kokusu vardı ama yüzünde öylesine içten, öylesine sıcak bir gülüş vardı ya... İşte o gülüş, koca evin içindeki bütün o yıllanmış soğukluğu tek bir saniyede kırdı, bütün evi bir anda ısıttı. Ben kapı pervazında durmuş, pencerelerden içeri vuran o soluk ışığın altında senin eve adım atışını büyülenmiş gibi izlerken içimden geçen o cümleyi o kadar net hatırlıyorum ki: "Bu kadın... Bu kadın bu eve güzellik getirecek. Bu yıkık dökük, yalnız bekar sarayını elleriyle çiçek bahçesine çevirecek." İlk anda anlamıştım bunu. Senin o auran, o mekana adım atar atmaz duvarlara sinen o narin enerjin, o evin kaderinin tamamen değiştiğinin en büyük habercisiydi.

Dışarıdaki yağmur bütün şiddetiyle devam ediyordu. Camlara vuran damlaların sesi, evin içindeki o derin ve anlaşmalı sessizliğimize eşlik eden en güzel müzik gibiydi. Mutfağa geçtik. Sana kendi ellerimle, o çok sevdiğimiz, belki de dünyanın en gösterişsiz ama bizim için bir o kadar anlamlı yemeğini, o sarımsaklı ıspanağı yapmıştım. O ıspanağın pişerken eve yayılan o sarımsak kokusu, o anki heyecanımla birleşince bana dünyanın en lüks restoranındaki en pahalı ziyafetten bile daha ihtişamlı geliyordu. Belki çok basit bir yemekti, gösterisi yoktu ama o tabağın içinde benim sana duyduğum o eşsiz özen, seninle aynı sofrayı, aynı havayı, aynı yemeği paylaşmanın verdiği o devasa mutluluk vardı. Yağmur cama bütün hızıyla vurmaya devam ediyordu ve biz o küçücük odanın bir köşesine oturmuş, o yemek eşliğinde kendi küçük, güvenli dünyamızı kurmuştuk bile. Yemek yerken sana uzun uzun bakıyordum. O yağmur sesinin altında, senin çatalından aldığın her lokmada, bana bakıp gülümseyişinde ben yavaş yavaş gerçek anlamıyla yaşadığımı hissediyordum. O an sadece midelerimiz değil, yıllanmış yalnızlıklarımız da doyuyordu. O akşamın havası, o sarımsaklı ıspanağın kokusu ve senin o gülüşün, hafızamın hiç silinmeyecek duvarlarına bir tablo gibi asıldı.

O sofrada öylece karşılıklı oturup yağmurun sesini dinlerken, daha sen bu eve hiç adım atmadan önce, aramızdaki o güçlü bağı ilmek ilmek ördüğümüz o uzun telefon konuşmaları düştü aklıma. Hani o cumartesi günleri, başka hiçbir şeye, hiç kimseye ihtiyaç duymadan neredeyse 6 saat boyunca hiç susmadan konuştuğumuz, kelimelerle birbirimizin ruhunda koca bir dünya inşa ettiğimiz o inanılmaz günler vardı ya.... O uzun telefon görüşmelerinde geçmişimizin en kuytu köşelerini, geleceğe dair en ürkek hayallerimizi, içimizde sakladığımız itirafları ve en derin düşüncelerimizi birbirimize nasıl korkusuzca, nasıl çırılçıplak bir şekilde açtığımızı düşündüm. Biz o uzun saatler boyunca telefonda sadece konuşmamıştık; biz birbirimizin yaralarını sarmış, birbirimizin kimsesizliğine kimse olmuş, görmeden, dokunmadan birbirimizin kalbine taht kurmuştuk. İşte o telefonda inşa edilen o muazzam güvenin, o tarifsiz bağın ve o derin sevginin fiziksel olarak bir masanın iki ucunda, aynı evin içinde vücut bulmuş haliydik şimdi.

Zaman ilerledi,Yağmurun sesi yerini daha yumuşak, daha rüzgarlı bir ıslık sesine bıraktı. Biz yan yana, omuz omuza geçtik oturduk. aramızdaki o inanılmaz elektrik, tenlerimizin birbirine bu kadar yakın olmasından doğan o tarifsiz çekim, odanın havasını gözle görülür bir şekilde ağırlaştırmıştı. İkimiz de birbirimizi öylesine yoğun, öylesine sarsıcı bir arzuyla istiyorduk ki, o sessizliğin içinde sadece nefes alışverişlerimiz duyuluyordu. İşte tam o an, içimdeki o büyük arzuyu, ama aynı zamanda sana karşı hissettiğim o korkunç derecedeki narinliği ve saygıyı bir araya toplayıp, bütün özgüvenimi kuşanarak sana o soruyu sordum. Gözlerinin tam içine, ruhunun o derin, o yosun yeşili denizine bakarak dudaklarımdan o kelimeler döküldü: "Biz neden sevişmiyoruz?" Bu soru, sıradan bir şehvetin, anlık bir arzunun ürünü değildi asla. Bu, seninle tamamen bütünleşme, ruhlarımızdan sonra bedenlerimizi de aynı varlığın içinde eritme, sana karşı duyduğum o devasa hayranlığın dışa vurumuydu. O anki sessizliği hatırlıyorum. Senin gözlerindeki o anlayışlı, o derin, o içimi okuyan bakışı.

Ve işin en büyük mucizesi, en inanılmaz yanı neydi biliyor musun? O sorunun ardından birbirimize öyle bir sarıldık ki, kelimelerin bittiği, arzuların bile o saf sevginin yanında diz çöküp teslim olduğu bir ana şahitlik ettik. O gece o koltuk, çıldırmış bir fırtınanın aksine, dünyanın en dingin, en paha biçilmez okyanusu gibi sadece birbirimize sarılarak uyuduk. Sadece uyuduk... Ve ben hayatımda ilk kez, hiçbir şey yapmadan, sadece birinin varlığına sarılarak, okşamadan, incitmekten korkarcasına, sarsmadan ama tamamen teslim olarak bu kadar çok şey yaşadığımı hissettim. Konuşmadık, sevişmedik belki ama o sessizlikte, yastıklarımız birbirine değmişken, nefeslerimiz birbirinin üzerine düşerken, hiçbir kelimeyle, hiçbir fiziksel temasla anlatamayacağımız kadar çok şeyi sadece sarılarak ve uyuyarak anlattık birbirimize. Senin omuzların benim yanımdaydı, kalbinin o narin, o usul usul atışı göğsüme vuruyordu ve ben o gece, seninle yan yana uyumanın aslında dünyadaki en büyük, en kutsal sevişmek olduğunu anladım. Sen o gece benim içimi örttün, ruhumu giydirdin, bütün o kargaşayı dindirdin ve biz birbirimizin limanında, o bekar evinin tam ortasında, dünyanın en sağlam gemisi olarak demirledik.

O geceden sonra, o yağmurun, o ıspanağın, o sorunun ve o mucizevi uykunun sabahı, evrenin benim için yeniden tasarlandığı gündü. İlk geldiğinde, kapı eşiğinde dururken içten içe hissettiğim "Bu kadın bu eve güzellik getirecek" düşüncesi, çok geçmeden bir kehanetten çıkıp capcanlı bir gerçekliğe, etten kemikten bir hayata dönüştü. O benim yalnız başıma oturduğum, soğuk duvarlarına sadece kendi sesimi dinlettiğim bekar sarayım, senin sihirli dokunuşlarınla, senin o eve dolan inanılmaz enerjinle bizim kendi ellerimizle kurduğumuz o güzel yuvamıza, "hanemize" dönüştü. artık ortada "senin evin" ya da "benim evin" diye bir ayrım kalmamıştı; sadece "bizim evimiz", "bizim kucaklaştığımız yer" vardı. İki ayrı evden, iki ayrı düzenden, tek bir ortak çatının altına, tek bir hayata sığınmıştık. O ev artık sadece tuğladan, betondan ibaret değildi; duvarlarında bizim kahkahalarımız, salonunda birlikte izlediğimiz filmler, mutfağında pişen o kokular vardı.

Ve sonrasında... Sonrasında o mükemmel, o inanılmaz yorucu ama bir o kadar da aşkla yapılan hummalı çalışma başladı. Evin her bir köşesini, her bir milimetresini kendi ruhumuza göre şekillendirmek, geçmişin yalnızlığını kazıyıp yerine "biz"i inşa etmek için kolları sıvadık. Öyle sıradan bir taşınma değildi bu; derin, kucaklayıcı ve her anında seninle benim emeğimin olduğu muazzam bir tadilat dönemiydi bu. Hatırlıyor musun o günleri? Duvarları yenilerken yüzümüze gözümüze sıçrayan boyaları, eşyaları sağa sola çekerken belimizin kopuşunu, bir tablonun yerini ayarlarken yaptığımız o tatlı, o küçük, o inatçı tartışmalarımızı? O hummalı çalışma sırasında boyaları birbirimize sürerken, ağır bir koltuğu taşımaya çalışırken attığımız o kahkahalarımız evin duvarlarına çarpa çarpa dünyanın en güzel senfonisine dönüşüyordu. Biz o yorucu mesaide sadece eski, yıpranmış bir evi yenilemiyorduk; biz aslında her fırça darbesinde, her bir çivi çakılışında kendi geleceğimizi, kendi kalplerimizi birbirine daha sıkı, daha sağlam bağlıyorduk. Senin o eşsiz estetik zevkinle seçtiğin perdeler, odanın köşesine yerleştirdiğin o çiçekler, mutfak tezgahındaki o minicik düzenlemeler bile o dört duvar arasındaki mekana öyle büyük bir ruh üfledi ki, ev sanki bizimle birlikte yeniden nefes almaya başlamıştı. Sadece kendi rahatımızı değil, Boni'nin ve aslan'ın da evin içinde nasıl rahat edeceğini, onların özgürce dolaşacağı, kendi köşelerini bulacağı yerleri bile düşünerek hazırladığımız bu ev, sadece ikimizin değil, kurduğumuz küçük ailemizin de eşsiz sığınağı oldu.

Biz o dönemde birbirimizin omuzuna destek vererek yorulduk, birlikte ter döktük, birlikte çabaladık ve sonunda o evi kendi içimizde yeniden doğurduk. Geriye dönüp baktığımda, o bekar evini yıkıp yerine o sevgi dolu yuvayı kurduğumuz o hummalı çalışma günleri, seninle omuz omuza verip bu hayatı nasıl güzelleştirebileceğimizin en mükemmel provasıymış meğer. O yağmurun altında sana koşuşumdan, kapıdan girdiğinde ısınan evden, o masumane yediğimiz sarımsaklı ıspanaktan, dudaklarımdan cesaretle dökülen o arzulu sorudan ve sarılıp uyuduğumuz o ilk masum geceden bu yuvayı ilmek ilmek ördüğümüz o hummalı tadilat günlerine kadar uzanan bu yolculuk... İşte bu, benim hayatımda yaşadığım en büyük mucizenin, senin benim hayatım oluşunun en ihtişamlı hikayesiydi. Senin adım atışınla değişen bu dünya, senin dokunuşlarınla yaratılan bu ev ve senin uykunla anlam bulan bu kalp, bana verilmiş en yüce ödüldü. Ve ben, o yorgunluğa, o emeğe, o sarılışlara ve o yağmurun sesine her saniye yeniden, yine ve yine sonsuz bir aşkla, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar büyük bir tutkuyla taparak baktım ve bakacağım.

Sarımsaklı Ispanak Masamız
Bekar Evi Sohbetimiz
Yağmur Altında Koşarak Gelişin
Bu Kadın Bu Eve Güzellik Getirecek
Arabada Mutluluk
Taşınma Günlerimiz
Arabadaki Kahkahalarımız
İlk Sarılıp Uyuduğumuz O Gece
✦ ✦ ✦

ama her şey o kadar kolay, o kadar tek seferde ve kusursuz olmadı elbette. Bizim hikayemiz sadece ilk dokunuşların, ilk heyecanların ve o tatlı romantizmin üzerine değil; aynı zamanda emeğin, sabrın, inatla birbirine tutunmanın, düşüp düşüp yeniden kalkmanın üzerine inşa edildi. O ev… Birlikte kurduğumuz, duvarlarına hayallerimizi fısıldadığımız o yuva, öyle bir kerede içimize sinmedi bizim. Yaptık, günlerce uğraştık, ter döktük, yorulduk ama sonra durup baktığımızda "Hayır," dedik, "Bu tam olarak 'biz' değil." Ve hiç gocunmadan, hiç bıkmadan, zerre kadar usanmadan o kadar emeği bir kalemde silip attık, yaptıklarımızı yıktık ve en baştan tekrar inşa etmeye başladık. Çoğu insan o yorgunluğun, o stresin içinde pes eder, birbirine düşer, omuzlarındaki yükün acısını sevdiğinden çıkarırdı. ama biz yapmadık. Biz o evi defalarca bozup baştan yaparken aslında sadece boyaları, eşyaları değil; birbirimize olan tahammülümüzü, sabrımızı, birlikte bir şeyler yaratma arzumuzun o sarsılmaz gücünü inşa ediyorduk. O tozun toprağın içinde, yüzümüz gözümüz boya içindeyken bile birbirimize bakıp attığımız o yorgun ama inançlı kahkahalar, aslında dünyadaki en sağlam harçtı. Biz o evi yıktıkça sevgimizi sağlamlaştırdık, biz o eşyaların yerini değiştirdikçe kalplerimizin birbirine olan yerini daha da sabitledik. Bir yeri "ev" yapan şeyin sadece kusursuz mobilyalar veya hatasız boyanmış duvarlar olmadığını, bir yeri yuva yapan şeyin o duvarların arasında pes etmeden omuz omuza duran iki yürek olduğunu işte o bitmek bilmeyen inşa sürecinde öğrendim ben.

Hatırlıyor musun o duvarı? Benim o meşhur, her şeyi elime yüzüme bulaştırdığım o anı… Duvarı istemeden ben yanlış renge boyamışımm. Sen o yanlış renge boyanmış duvara baktın, sonra bana döndün; yüzünde zerre kadar bir öfke, sesinde bir gram bile sitem yoktu. Sadece o her zamanki şefkatli, o her şeyi anlayan ve çözen gözlerinle gülümsedin. Elimdeki fırçayı o kadar nazik, o kadar şefkatli bir şekilde aldın ki, o an dünyanın bütün hatalarını yapsam bile senin sevginin içinde affedileceğimi hissettim.

Dayanamadın, "Ben hallederim" dedin ve o yorgun bedenine rağmen kendi ellerinle o yanlış rengin üzerini kapatmaya başladın. Sırf o oda bizim hayalimizdeki gibi olsun diye o büyülü odayı, bizim için evrenin en özel, en yaratıcı, en dokunulmaz köşesi olan o odayı baştan aşağı kendi ellerinle yeniden boyadın. Ben bir köşede oturup seni izlerken, ellerine, kollarına bulaşan o boya lekelerine, alnında biriken o ince ter damlalarına bakarken içimde sana karşı öyle devasa, öyle tarifsiz bir saygı ve aşk büyüdü ki… O oda benim için zaten büyülüydü, senin fırçanın, senin hayallerinin hayat bulduğu bir mabetti; ama sen o gün, o duvarı benim yanlışımın üzerine şefkatle kendi rengine boyarken, o oda benim için artık sadece büyülü değil, kutsal bir yer haline geldi. Benim hatalarımı, benim yanlış renklerimi bile kendi güzelliğinle, kendi emeğinle kapatan, beni eksiklerimle kucaklayıp hayatımı bir sanat eseri gibi onaran bir kadın vardın karşımda. O duvarın üzerindeki her yeni fırça darbesi, sanki benim kalbime sürülen bir merhemdi. İnsan bir duvar boyanırken ağlamaklı olur mu? Ben oldum. Çünkü o duvarı boyayan sadece ellerin değildi; o duvarı boyayan, senin o koca, o fedakar, o her şeyi güzelleştiren devasa kalbindi.

Evin içinde biz bu kadar güzel, bu kadar korunaklı, bu kadar mucizevi bir dünya kurarken, ne yazık ki dışarıdaki dünya o kadar da masum, o kadar da iyi niyetli değildi. Biz kendi cennetimizi inşa etmeye çalışırken, dışarının o soğuk, o acımasız ve kirli yüzü sık sık penceremize vurdu, kapımızı zorladı. arada çok kötü şeyler oldu sevgilim. Hayat bizi sadece kendi içimizde değil, etrafımızdaki o sahte dünyayla da sınadı. İş yeri üzdü önce… O bitmek bilmeyen stresler, insanların o tükenmek bilmeyen hırsları, o soğuk, o ruhsuz ofis duvarlarının üzerime üzerime gelişi… Her gün o kapıdan içeri girdiğimde omuzlarıma binen o görünmez yükler, insanların o sahte gülümsemelerinin ardındaki acımasızlıklar ruhumu lime lime ediyordu.

Ama en çok, en derin yara aldığımız yer orası değildi; arkadaşlarımız üzdü bizi. O "dost" dediğimiz, soframızı paylaştığımız, güldüğümüz, sırtımızı yaslayabileceğimizi sandığımız insanların o bir anda değişen yüzleri, o soğuk ve mesafeli tavırları yıktı bizi. Güvendiğimiz, hayatımızın bir köşesine koyduğumuz o insanların aslında ne kadar güvenilmez, ne kadar çıkarcı, ne kadar bencil olduklarını görmek, içimizdeki o saf, o temiz inanca indirilmiş en ağır darbelerden biriydi. İnsan, en çok güvendiği yerden kırılırmış derler ya; biz bunu iliklerimize kadar yaşadık. O sahte maskelerin birer birer düştüğünü, o tatlı sözlerin ardındaki riyakarlığı gördükçe, dünyanın ne kadar korkutucu, ne kadar karanlık bir yer olabileceğini daha net anladık. Daha çok korktuk o zaman. Dışarıdaki insanlardan, o samimiyetsiz kalabalıklardan, çıkarları için bir saniyede yüz çevirebilen o acımasız hayattan çok korktuk. İnsanın içindeki kötülüğü, o karanlık niyeti gördükçe midem bulandı, nefesim kesildi. Dünya sanki üzerimize doğru daralan, bizi boğmaya çalışan devasa bir mengene gibiydi.

Ama işte tam o noktada, o korkunun, o hayal kırıklığının, o "kimseye güvenemeyeceğiz" hissinin en zirvesinde biz ne yaptık biliyor musun? Biz yine, her zaman olduğu gibi, dünyanın bütün o pisliğine, bütün o güvenilmezliğine inat birbirimize sarıldık. Dışarıdaki o korkunç karanlıktan kaçıp, kendi inşa ettiğimiz o duvarların arasına sığındık. Ben insanların o iki yüzlülüğünden iğrendiğimde, senin o saf, o şeffaf, o içinde zerre kadar yalan barındırmayan gözlerine baktım ve "İşte" dedim, "Benim dünyadaki tek gerçeğim, tek güvendiğim liman burası." arkadaşlar hayal kırıklığına uğrattıkça biz birbirimizin en iyi arkadaşı olduk; iş dünyası, dışarısı bizi yordukça biz birbirimizin dinlenme tesisi olduk. Her kötülüğün ardından kapıyı kapatıp o eve girdiğimizde, dışarıdaki bütün o sahtekarları, o güvenilmez insanları dışarıda bıraktık ve o salonda, o küçük koltukta sadece birbirimize kenetlendik. Senin kolların, dünyadaki bütün kötülüklere karşı giydiğim en aşılmaz zırhımdı. İnsanlar bizi üzdükçe biz sevgimizi daha da büyüttük, dünya bizi korkuttukça biz birbirimizin cesareti olduk.

Ve sonra… Bütün bu dışarıdan gelen o karanlık dalgaların belki de en ağırı, en sarsıcısı vurdu kıyılarımıza. O soğuk, o ruhsuz ve gergin an… adımın, o soğuk ve resmi polis evraklarının üzerinde yazdığı o karanlık günler. Hayatımda hiç yaşamadığım, hiç tahmin bile edemeyeceğim o gerilim dolu saatler. O polis karakolunun o steril, o insanın ruhunu daraltan, o ağır havasını soluduğum anları nasıl unutabilirim? Üzerimde haksızlığa uğramanın, dış dünyanın o kuralcı, o soğuk mekanizmasının çarkları arasına sıkışmış olmanın verdiği o korkunç ağırlık vardı. adım orada, o resmi kağıtların üzerinde, o mühürlü dosyaların içinde yazıyordu. Bir insanın hayatının, kaderinin, bir parça kağıdın üzerindeki birkaç cümleye bağlı olduğu o soğuk masaların karşısında oturuyordum. İçimde fırtınalar kopuyor, beynimin içinde binlerce düşünce birbirine çarpıyor, o adaletsizliğin, o stresin ağırlığı altında ezildiğimi hissediyordum. Karşımdaki o resmi üniformalı insanlara, o soğuk duvarlara girip meramımı anlatmaya çalışıyordum. Derdimi, gerçeği, içimdeki o temiz kalmış niyeti kelimelere döküp anlatmak, o soğuk prosedürlerin arasından sıyrılmak için çırpınıyordum. Her bir saniyesi bir ömür gibi geçen o ifadeler, o bekleme salonundaki bitmek bilmeyen dakikalar… Orada, o sandalyede otururken, o resmi evrakların soğukluğu tenime değdiğinde aklımdaki, kalbimdeki, ruhumdaki tek bir şey, tek bir isim vardı: Sen.

Sadece senin yanına dönmek istiyordum. O binadan çıkıp, o soğuk kağıtları, o resmi yüzleri, o insanın kanını donduran stresi geride bırakıp sadece sana, senin o sıcacık göğsüne sığınmak istiyordum. O karakolun kapısından çıkıp, ciğerlerime o ilk temiz havayı çeker çekmez, adımlarımın beni nereye götüreceğini düşünmeme bile gerek yoktu; çünkü benim bütün yollarım, bütün yönlerim sana programlanmıştı. O koca şehrin kalabalığı, o trafik, o binalar umurumda değildi; ben o ifade tutanaklarını arkamda bırakıp deliler gibi, nefes nefese sana koşuyordum yine. Tıpkı o ilk yağmurlu günde, seni o bekar evime ilk davet ettiğim o günde sana koştuğum gibi koşuyordum. ama bu kez heyecandan değil; bu kez sığınmak için, bu kez hayatta kaldığımı hissetmek için, bu kez o dünyanın bütün pisliğinden arınmak için sana koşuyordum.

Kapıyı açıp içeri girdiğimde, senin o endişeli ama bir o kadar da beni kucaklamaya hazır yüzünü gördüğüm an, o polis evrakları, o sorgular, o dışarıdaki güvensiz insanlar, o bizi üzen arkadaşlar, o iş yerinin stresi… Hepsi, ama hepsi o kapının eşiğinde kül olup dağıldı. Gözlerinin içine bakıp o titreyen bedenimi senin o narin ama dünyalara bedel kollarına bıraktığım an, hayatımda sığındığım en güvenli yuvada olduğumu iliklerime kadar hissettim. Sen hiçbir şey sormadın, beni o an sorularla yormadın, sadece sarıldın. Boynuma doladığın kolların, o polislerin mühürlü evraklarından daha gerçek, daha güçlü bir beraat kararıydı benim için. Sana sarıldığımda o adliye koridorlarının, o karakol duvarlarının kokusu gitti, yerine senin o mis gibi, o huzur veren, o beni yeniden hayata döndüren teninin kokusu geldi. Ben meramımı polislere anlatmıştım ama aslında asıl sükuneti, asıl adaleti senin göğsünde, senin kalp atışlarında bulmuştum. Dışarıdaki dünya benim adımın bir kağıt üzerinde yazılı olmasıyla ilgileniyordu ama sen, benim adımın kendi kalbinde nasıl yazılı olduğuyla ilgileniyordun. Ve ben o an bir kez daha anladım ki, dünya ne kadar kötü olursa olsun, insanlar ne kadar güvenilmez çıkarsa çıksın, adımız hangi kağıtlarda geçerse geçsin; senin ellerin benim ellerimde olduğu sürece, senin o fırça tutan, duvarları boyayan, beni omuzlarımdan saran o şifalı ellerin benimle olduğu sürece, hiçbir fırtına bizi yıkamazdı. Biz o yanlış boyanan duvarı nasıl düzelttiysek, dışarının o karanlık ve kirli yüzünün ruhumuzda bıraktığı izleri de birbirimize sarılarak, birbirimizin yaralarını öperek öyle düzelttik. İşte biz, o kötülüklerin içinden omuz omuza, kalp kalbe çıkmayı başarmış, kendi dünyasının renklerini dışarıdaki karanlığa karşı inatla korumuş o eşsiz ve yıkılmaz "biz"dik.

Duvarı Baştan Boyadığın Gün
Odayı Güzelleştiren Kadın
Çalışma Odası Plan Çizimi
Masa ve Mobilya Kurulumu
Yatak Odası Plan Çizimi
Yuvamız
Hummalı Tadilat
Evimizdeki Sıcaklık
✦ ✦ ✦

O küçük çalışma odamız vardı ya sevgilim, orasının ikimiz için yalnızca bir oda değil, dünyanın bütün gürültüsünden, telaşından, o yorucu kalabalığından kaçtığımız kutsal bir tapınak gibi olduğunu çok iyi bilirdim. Kapısını kapattığımız an, dışarıdaki hayat biter, zaman asılı kalır ve sadece bizim nefes alıp verdiğimiz, bizim ritmimize göre dönen başka bir evren başlardı. İçeri adım attığım an, o odanın havası bile başka gelirdi bana. Çünkü orası sadece dört duvardan ibaret değildi; orası, seninle benim ruhumun en çıplak, en dürüst ve en üretken haliyle birbirine karıştığı, o mucizevi kesişim noktasıydı.

Burnuma hala o odanın benzersiz kokusu geliyor. Odaya her girdiğimizde yaktığımız o tütsünün ince ince tütüşü, havada süzülen o narin duman gözlerimin önünden hiç gitmiyor. Odaya yayılan o eşsiz tütsü kokusu, amber ve odun karışımı, her defasında bana biraz geceyi, biraz da doğrudan seni andırırdı. O koku, daha hiçbir şeye başlamadan, daha fırça tuvale, parmaklarım tuşlara değmeden odayı bir ritüel alanına çevirirdi. Sanki o duman havada süzülürken dışarıdaki tüm o olumsuzlukları, yorgunlukları ve stresi de alıp tavana doğru yok ediyordu. Sonra birer bardak kahve alışış ve gidişin... O sıcaklığı, o kokuyu birlikte paylaşmak için kahvemizi her zaman uzun uzun, özenle hazırlardık ve ben o suyun kaynama sesini dinlerken bile o sesin bize nasıl da tatlı bir ritim tuttuğunu hissederdim. O suyun fokurdaması, senin ellerinden çıkan o kahvenin kokusu, başlayacak olan o yaratıcı gecenin en masum, en güzel habercisiydi.

Masanın üzerindeki o eşsiz uyumumuz, bizim nasıl da birbirimizi tamamladığımızın en somut kanıtıydı aslında. Bir tarafta senin yarım kalmış, henüz hayat bulmayı bekleyen çizimin dururken, onun hemen yanında benim o dağınık not defterim, sesleri birbirine kattığım mikserim ve kulaklığım dururdu. Ben bilgisayarın başına geçer, ekranın o soluk ışığında kaybolurken, bir yanım tamamen seninle kalırdı. Sonra o büyülü müzik başladığında, ben bilgisayarın başında derin bir odaklanmayla ritimleri ayarlamaya çalışırken, sen de bütün o zarafetinle renkleri birbirine karıştırmaya başlardın. Ben elimdeki o dijital sesleri, frekansları ve melodileri birbirine karıştırıp o şarkının duygusunu ararken, sen o güzelim fırçanı alıp odanın içindeki o yoğun sessizliğe daldırırdın.

Aynı odanın içinde, iki ayrı sanatla uğraşan ama aslında tek bir kalpte, tek bir ruhta buluşan iki aşıktık biz. Sen boyaları karıştırırken, ben ses dalgalarını karıştırıyordum. Senin kırmızın, benim bass ritmimdir; senin mavinin o inanılmaz dinginliği, benim piyanomun en ince, en narin notasıydı. Bazen bir melodiyi oturtamadığımda, sesler beynimin içinde kargaşa yarattığında, başımı ekrandan çevirip seni izlerdim. Senin o huzurlu, kendi içine dönük ama bir o kadar da çevresine aydınlık saçan halin, benim içimdeki bütün o müzikal düğümleri bir saniyede çözerdi.

Aralarda, sen o yoğunlaşmış halinden sıyrılıp işine kısa bir ara verdiğinde, fırçanı bırakıp usulca arkamdan yanıma gelişini, yaptığım o müziğin ritminin kalbine kulağını nasıl da sevgiyle dayamanı hiç unutamam. Omuzlarıma dokunan o narin ellerin, bütün günün yorgunluğunu bir anda siler atardı. Ekrana, yazdığım o karmaşık notalara bakardın. Sonra dönüp bana o içten, o içimi titreten ses tonunla gülümseyerek "Kalp atışı gibi" derdin. O an, yeryüzündeki bütün şarkılar sussa, bütün ritimler dursa bile umurumda olmazdı. Çünkü o an duyduğum en güzel şey ne o ritimdi ne de bilgisayardaki bir ses; sadece senin o "kalp atışı gibi" diyen sesinin bana ulaşan mükemmel tınısıydı. Ve ben hep içimden, "Benim kalbim tam olarak bu ritimde, sadece sen buradasın diye böyle coşkuyla atıyor" diye haykırmak isterdim.

En çok da o gökyüzünü çizdiğin günleri, mesela ouroboros… O muazzam uyumumuzu özlüyorum. Sen kendi resminde, o küçücük tuvalin üzerinde koca bir gökyüzü inşa ederken, ben de fonda tam o çizdiğin gökyüzüne en çok yakışacak, o bulutların ruhunu yansıtacak bir sesler dizmeye çalışırdım. Sen fırçanı o canlı mavilere, geceye çalan koyu lacivertlere bulayıp tuvale sürdüğünde, ben de o gökyüzünün nasıl bir sesi olmalı diye düşünüp piyanomun tuşlarına dokunurdum. O gökyüzü senin o ince, zarif ellerinde yavaş yavaş şekil alıp büyürken, ben de o gökyüzüne hak ettiği o derin, o rüzgarlı sesi verirdim.

Sen bulutları çizerdin, ben o bulutların arasından esen rüzgarın o huzurlu hissini notalara dökerdim. Sen gökyüzüne derinlik katardın, ben müziğin ritmini daha da derine çekerdim. İki ayrı yaratıcıydık, ama tek bir kalp atışıyla ilerliyorduk. Görmek senin işindi, duyurmak benim... ama o gökyüzü, sadece ikimizin yaşadığı o özel sırrı barındırıyordu. Biz aslında o odanın içinde değildik; kendi çizdiğimiz ve kendi müziğini yaptığımız o sınırsız gökyüzünün tam altındaydık. Senin fırçandan çıkan o renkler, benim şarkımın ritmiyle bütünleşip koca bir evren olup üzerimize örtülüyordu.

İşte o küçük çalışma odamız, bizim dünyadan tamamen kopup birbirimizin içine düştüğümüz, sırlarımızı, yeteneklerimizi ve sevgimizi birbirimize korkusuzca sunduğumuz yerdi. İnsanlar mutluluğu devasa yerlerde, dışarıdaki kalabalıkta ararken, ben en saf, en dokunulmaz mutluluğu o odanın kahve ve tütsü kokan havasında, ekran ışığının vurduğu o güzel yüzünde, senin tuvale çizdiğin o gökyüzünde bulmuştum. Biz orada sadece müzik yapmadık, sadece resim çizmedik. Biz o odanın içinde bir "biz" çizdik, bir "biz" besteledik. Ve o küçük oda, senin nefesinle ve senin renklerinle, evrenin en büyük, en görkemli sarayından bile daha ihtişamlı bir yere dönüşüyordu benim için.

Masa, Mikser ve Suluboyalar
Ouroboros Çizimi
Çalışırken Güzelliğin
✦ ✦ ✦

En çokta neyi özlüyorum biliyor musun ?

Ilık suyun altında saçlarını yıkayıp taradığım o anlar... Dünyanın bütün yorgunluğunu ellerimle saçlarının arasından alıp götürmek, sana masaj yapıp huzurla sarmalamak benim için bir ibadet gibiydi. O anları düşünmek bile, şu an göğsümün tam ortasında koca bir okyanusun dalgalanmasına, içimdeki tüm suların durulup o banyonun buğulu camlarına çarpmasına yetiyor. Biliyor musun, dışarıda hayat ne kadar acımasız, ne kadar hızlı ve yorucu akarsa aksın, o banyonun kapısını kapatıp da suyun o ince, o dinlendirici sesini duyduğumuz an, bizim için zamanın ve mekanın bütün yasaları yeniden yazılırdı. Suyun tenine değdiği, parmaklarımın saç tellerine karıştığı o sakin anı hayal ettikçe kalbim yumuşuyor, ruhum adeta o buharın içinde eriyip sana karışıyordu.

Hatırlıyor musun o tatlı, o içimizi ısıtan küçük oyunumuzu? Ben masörmüşüm, sen ise o günün bütün ağırlığını omuzlarında taşıyarak gelmiş, dünyalar güzeli, yorgun ve narin bir misafirmişsin... Sen o sıcacık suyun altında, o buharın odayı bir sis bulutu gibi sardığı o loş ışıkta gözlerini usulca, büyük bir güvenle kapatırdın. Göz kapaklarının o yavaşça örtülüşü, kirpiklerinin o ıslak ve birbirine yapışmış hali, bana dünyadaki en büyük teslimiyeti, en derin aidiyeti anlatırdı. Gözlerini kapattığın o an, aslında bana "al, bütün yorgunluğum, bütün kırgınlıklarım, bütün ruhum senin ellerinde; beni iyileştir" deyişinin en sessiz ama en çığlık çığlığa haliydi. Ben o an ellerimle sadece senin sırtında, o narin boynunda şefkatli bir gezintiye çıkmazdım; ben ellerimle senin ruhunun en kuytu köşelerine, o gün canını sıkan her ne varsa o karanlık noktalara dokunur, onları tek tek aydınlatırdım. Ellerim bir nehir gibi teninde akar, omuzlarından beline, oradan kalçana doğru süzülürken her bir hareketimde, her bir parmak boğumumda sana sessizce "Seni seviyorum, buradayım, güvendesin" diye fısıldardım.

Suyun o dinlendirici sıcaklığı, şampuanın o yumuşacık, pamuksu köpüğü ve en önemlisi, dünyadaki hiçbir çiçeğin, hiçbir parfümün taklit edemeyeceği o muazzam, o baş döndürücü teninin kokusu... O an, o küçücük banyonun içinde dünyada bizden başka hiç kimse yokmuş gibi, evrenin geri kalanı tamamen yok olmuş da sadece senin o ıslak tenin ve benim sana dokunan ellerim kalmış gibi hissederdim. Köpükler o güzelim, o her bir teline taptığım saçlarına değerken, ben aslında sadece saçlarını yıkamıyordum; ben senin zihnindeki o yorucu düşünceleri, günün o ağır ve kirli stresini, insanların sana yüklediği o görünmez ağırlıkları tek tek, özenle ve büyük bir şefkatle söküp atıyordum. O ılık su, senin saç diplerinden süzülüp boynuna, oradan omuzlarına ve sırtına doğru akarken, sanki senin içindeki bütün dertleri, bütün o kasveti de beraberinde alıp banyo giderinden akıtıp yok ediyordu. Ben seni keselerken, o narin cildine dokunurken, sana huzur vermek, seni rahatlatmak ve seni o suyun altından adeta yeniden doğmuş, bütün yüklerinden arınmış bir bebek gibi, taptaze bir ruhla çıkarmak istiyordum.

Ve sonra o suyun altından çıkışımız... O sıcacık, o arınmış tenini büyük, yumuşak bir havluya sarışım. Seni o havlunun içine bir bebek gibi, bir emanet gibi, bu dünyadaki en kıymetli hazinemi korur gibi sarıp sarmalamam... Havlunun içinde o titreyen ama huzur dolu bedenini kucakladığımda, burnuma dolan o taze, o mis gibi arınmışlık kokusu beni benden alırdı. Seni yavaşça koltuğun kenarına oturturdum. Teninin buğusunu elimle hafifçe siler, senin o duru, o makyajsız, o en doğal ve bence en nefes kesici yansımanla göz göze gelirdim. Sonra o tarağı elime alırdım. O güzel, o ıslak, o mis gibi kokan saçlarını tarayıp pamuk gibi yapmak, her bir telini birbirinden ayırırken o yumuşaklığı hissetmek bana kelimelerle, cümlelerle, şiirlerle asla tarif edilemeyecek kadar devasa, tarifsiz bir mutluluk verirdi.

Saçlarının her bir telini ayrı ayrı övmek, onlara ayrı ayrı şiirler yazmak isterdim o anlarda. Çünkü her bir saç teli başlı başına bir hikaye, her birinde senin o eşsiz kokun, senin varlığın, senin o muazzam bütünlüğün saklıydı. Saçların benim ellerimdeyken, o tarak saçlarının arasından usul usul kayarken dünya dururdu. Ben seni tararken, o saç diplerine hafifçe masaj yaparken aslında sana, fiziksel bedenine dokunmuyordum; ben doğrudan ruhuna, kalbinin en hassas odacıklarına dokunuyordum. O saçlarını tararkenki sessizliğimiz... O sessizliğin içinde, su damlalarının yere düşüş sesi ve senin o derin, o rahatlamış iç çekişlerinden başka hiçbir ses olmazdı. Ben o anlarda, bir insanın bir başka insana nasıl bu kadar iyi gelebileceğini, bir dokunuşun, bir saç taramanın nasıl olup da dünyadaki en etkili terapiye, en kutsal ayine dönüşebileceğini hayretle ve şükranla izlerdim.

O ılık suyun altındaki dakikalar, sıradan bir duş, sıradan bir temizlenme eylemi değildi sevgilim. O anlar, bizim birbirimize duyduğumuz o sarsılmaz güvenin, o sonsuz teslimiyetin en somut, en çıplak, en ıslak haliydi. Bir insanın karşısında bu kadar savunmasız, bu kadar çırılçıplak ve bu kadar korumasız kalabilmek ve buna rağmen dünyanın en güvende, en yenilmez insanı gibi hissetmek... İşte sevgi tam olarak buydu. Ben senin o ıslak saçlarını ellerimin arasına aldığımda, senin o yorgun başını göğsüme yasladığında, içimden her defasında aynı yemin geçerdi: "Bu kadını, bu saç tellerini, bu kokuyu ömrümün sonuna kadar koruyacağım. Dünyanın bütün kirini, pasını, yorgunluğunu onun omuzlarından alıp kendi omuzlarıma yükleyeceğim, yeter ki o hep böyle huzurla kapatsın gözlerini."

Banyodan sonra, o mis gibi tertemiz, o yumuşacık kokunla yatağımıza uzandığımız o anları düşün... Tenin henüz ılık, saçların hafif nemli, bedenin pamuk gibi yumuşamış... O anlarda sana sarılmanın, başımı boynunun o ince kıvrımına gömmenin ve derin bir nefesle o şampuan ve saf ten kokunun birbirine karıştığı o mucizevi kokuyu ciğerlerime çekmenin verdiği o derin sarhoşluk... İnan bana, hiçbir uyuşturucu, hiçbir içki, dünyanın hiçbir kimyasalı insana o kokunun verdiği o baş döndürücü huzuru ve uyuşmayı veremezdi. O an tenlerimiz birbirine değdiğinde, dışarıda ne fırtınalar koparsa kopsun, hangi dertler bizi beklerse beklesin hiçbirinin zerre kadar önemi kalmazdı. Çünkü biz o suyun altında sadece bedenlerimizi yıkamamıştık; biz o günün, o haftanın, o hayatın bütün o kahredici ağırlığını yıkayıp arınmıştık. Biz birbirimizin ruhunu yıkayıp, birbirimize en temiz, en saf halimizle yeniden doğmuştuk. Ve ben, sana o ılık suyun altında dokunduğum, saçlarını şefkatle taradığım, omuzlarını ellerimle ovduğum her saniye, Tanrı'ya, evrene, kadere bana bu anı, bu kadını, bu elleri sana dokunmak için bahşettiği için sonsuz bir ibadet huşusuyla şükrediyordum. Senin saçlarını taramak, senin yorgunluğunu almak, benim bu hayattaki en yüce, en onurlu görevimdi.

Bazen günün telaşında, ofiste o bitmek bilmeyen toplantıların, o sahte insan ilişkilerinin ve yorucu sorunların ortasında bunaldığımda, aklıma sığınacak tek bir yer gelirdi: O banyonun buğulu anı ve senin ıslak saçların. Gözlerimi kapatır, o suyun sıcaklığını avuçlarımda, senin o rahatlamış iç çekişini kulaklarımda hissederdim. O an, o koca ofis, o sinir bozucu kalabalık bir anda silinir, ben ruhen o banyoya, senin yanına ışınlanırdım. Senin o ıslak omuzlarına dokunduğumda hissettiğim o yumuşaklık, parmaklarımın o köpüklerin arasında kayıp gidişi, benim zihnimdeki bütün o stres düğümlerini çözerdi. Ben seni rahatlatırken, aslında sen farkında olmadan beni iyileştiriyordun. Ben senin omuzlarındaki yorgunluğu ovalarken, sen benim ruhumdaki o nasır tutmuş, o sertleşmiş bölgeleri yumuşatıyordun. Sevgi, böyle çift taraflı bir şifaydı işte. Ben verdim sanırken, aslında en çok ben alıyordum o huzuru.

O anların içinde bir de o sessizlik vardı ki, sorma. O sessizliğin kendi içinde öyle muazzam, öyle güçlü bir melodisi vardı ki, dışarıdaki hiçbir müzik, hiçbir gürültü o sessizliğin yanına bile yaklaşamazdı. Sadece suyun sesi... Şıp, şıp, şıp... Ve senin o hafif, düzenli, huzurlu nefes alışverişlerin. O nefesler, benim kalbimin metronomuydu. Sen her nefes aldığında, o göğsünün hafifçe inip kalkışını ellerimin altında, omuzlarını tutarken hissederdim. O anlarda insan, dünyanın geri kalanında ne olup bittiğini zerre kadar umursamıyor. acaba yarın iş yerinde ne olacak? acaba faturalar ödendi mi? acaba dünya ekonomisi ne durumda? Hiçbiri, ama hiçbiri o banyonun kapısından içeri giremiyordu. O kapı, dünyevi olan her şeye karşı kapatılmış, içerisi sadece ilahi bir sevgiye, o arınma ritüeline tahsis edilmişti.

İşte bu karşılıklı, bu dilsiz, bu tamamen hislere ve dokunuşlara dayalı sözleşme, o banyonun o buğulu havasında, o ılık suyun altında mühürleniyordu her defasında. Ve ben şimdi, senin yokluğunda, o banyonun kapısından içeri her girdiğimde, o fayanslarda, o aynanın köşesinde, o duş başlığından akan suda hala senin o hayaletini, senin o ıslak, o şampuan kokan, o huzur dolu yansımanı görüyorum. O tarağı elime aldığımda, sanki o dişlerin arasında hala senin o güzelim saç tellerinin dolaştığını hissediyorum. O buhar, o koku, o sessizlik... Hepsi hafızamın o en dokunulmaz, en kutsal köşesinde, kilitli bir sandığın içinde, sanki o anlar hiç bitmemiş, sanki biz o suyun altından hiç çıkmamışız gibi ilk günkü canlılığıyla duruyor. Ve ben o anları her hatırladığımda, ellerimde o suyun sıcaklığını ve teninin yumuşaklığını hissederek, bir kez daha, milyonuncu kez, o anların, sana dokunmanın, seni arındırmanın benim hayatımdaki en büyük ibadet, en yüce inanç olduğunu tekrar tekrar idrak ediyorum.

Huzurla Sarılıp Uyumak
Sıcacık Yuvamızda Uyku
Masum Teslimiyet
✦ ✦ ✦

Şimdi bu yazıyı yazarken, zihnimin o yarı uykulu, yarı uyanık eşiğinde, dünyanın bütün gürültüsü henüz kapımın dışında beklerken, aklıma bir anda seninle geçirdiğimiz o muazzam, o rüya gibi haftasonu, Sarı Gazel'deki o kampımız düştü. İnsan bazen o kadar derin, o kadar gerçeküstü bir rüya görür ki, sabah gözlerini açtığında o rüyanın büyüsünden çıkamaz, gerçek dünyanın o soğuk ve yavan dokusuna geri dönmek istemez ya… Benim için Sarı Gazel’de seninle geçirdiğimiz o iki gün tam olarak böyle bir şeydi. Şu an uyanıyorum ama ruhum sanki hala o ormanın derinliklerinde, o çadırın içinde, o toprağın üzerinde senin yanında nefes alıyor; zihnim beni inatla oraya, o yeşilin kalbine, senin gözlerinin içine geri çekiyor.

Oraya vardığımız anı hatırlıyorum. Çadırı kurmaya başladığımız andan itibaren, orada sadece fiziksel bir barınak inşa etmediğimizi, o toprağın üzerinde dünyadan tamamen soyutlanmış, sadece ikimize ait bir evren yaratacağımızı o kadar net anlamıştım ki… O çadırın kazıklarını toprağa çakarken, senin o tatlı telaşını, "Dur şöyle yapalım" diyerek bana o narin ellerinle yön verişini izlemek bile bana ömrüm boyunca yetecek kadar büyük bir mutluluk verdi. İnsan dışarıdan baktığında sıradan bir çadır kurma işlemi, sadece toprağa kazık çakmak der geçer, değil mi? ama benim için o an, o kazıkların toprağa girdiğini hissettiğim her saniye, sanki evrenin en kutsal ritüellerinden birini gerçekleştiriyormuşuz gibiydi. O an elimde belki ağır bir çekiç yoktu ama ben bütün kalbimle, bütün ruhumla o kazıkları sadece o kara toprağa değil, hayatımın en sağlam, en sarsılmaz, en yıkılmaz yerine çakıyordum. Biz orada, o ağaçların gölgesinde sadece geçici bir barınak kurmuyorduk; biz aslında hayatımızın, geleceğimizin, birbirimize olan o sarsılmaz bağımızın yuvasını kendi ellerimizle ilmek ilmek inşa ediyorduk. Çadırın kurulumu bitip de o küçücük alanımız ortaya çıktığında, o alan benim gözümde yeryüzündeki bütün saraylardan, dünyadaki bütün imparatorluklardan daha büyük, daha sınırsız bir dünyaya dönüştü. Çünkü o küçücük metrekarelerin içinde dünyanın en değerli varlığı, sen vardın; ben vardım ve bizim o her şeye göğüs geren "biz"liğimiz vardı. Seninle koca bir evren, o küçücük çadırın içine eksiksiz bir şekilde sığmıştı.

Sonra kamp ocağımızın başında geçen o yemek hazırlığı anlarımız… Doğanın kucağında, o temiz orman havasında ocakta pişen sıradan bir yumurtanın, basit bir tavuğun tadı bile bana dünyanın en usta aşçılarının elinden çıkmış, paha biçilemez bir ziyafet gibi geliyordu. ayşe’nin o güzel, o marifetli elleriyle kamp masasının üzerine serpilmiş o mini kahvaltısı, benim hayatımda gördüğüm en bereketli, en iştah açıcı sofraydı. Hele o biber dolmaları… İçine sanki şefkatini, sevgini, o evcimen ruhunu kattığın, bereketi lezzetine tam anlamıyla denk olan o eşsiz biber dolmaları… O doğanın ortasında, o gösterişsiz kamp masasında yediğim her bir lokmada, yutkunduğum her yudumda sonsuz bir keyif aldım. Çünkü o lokmalar sadece midemi doyurmuyordu; senin gözlerindeki o bereket, o masaya yansıyan o sevgi ruhumu tıka basa doyuruyordu. aldığım her nefeste ormanın çam kokusu değil, doğrudan doğruya senin sevgin, senin varlığın ciğerlerime doluyordu.

Karnımızı doyurduktan sonra o ormanın derinliklerine doğru yaptığımız o yürüyüş… O uzun, kıvrımlı patikada beraber yürürken, ayaklarımızın altında ezilen, kurumuş yaprakların hışırtısı, sessiz ormanın içinde doğanın bizim için bestelediği bir senfoninin giriş notaları gibiydi. Rüzgar usulca ağaçların arasından süzülüp yanaklarımızdan hafifçe dokunup geçerken, gökyüzünde kanat çırpan kuşlar şarkılarıyla bize sanki o büyülü yolda yol arkadaşlığı yapıyordu. Doğa bütün ihtişamıyla, bütün sesiyle etrafımızda akıp gidiyordu ama ben kulaklarımı doğanın sesine kapatmıştım; ben en çok, hatta sadece senin yanımda olmanın o eşsiz sesini dinledim. O yaprakların hışırtısından çok senin adımlarının o narin ritmini, rüzgarın uğultusundan çok senin göğsünden süzülüp gelen o yumuşacık nefesini, ormanın senfonisinden çok senin yanımda var olmanın o güven veren sessizliğini dinledim. Senin benimle omuz omuza o patikada yürüyor oluşun, doğanın bana sunabileceği en büyük görsel ve işitsel şölenden bile daha güzel, daha anlamlıydı.

Uzaklarda aradığım ama yakında çıkan o ormancı kulesi… O kuleye doğru tırmanışa geçtiğimiz anı her hatırladığımda, göğsümün tam ortasında bir yerlerin hala heyecanla titrediğini hissediyorum. O ahşap basamaklardan yukarı doğru çıkarken tahtaların çıkardığı o gıcırtı sesleri... Yukarı çıktıkça, o tepede, koca bir ormanı ve gökyüzünü birlikte izledik. ahşabın kokusu tenine dokunurken, doğanın kalbinde seninle birlikte olmanın o vahşi ama büyüleyici hissini iliklerime kadar yaşadım. Kule rüzgardan dolayı hafifçe sallandıkça ve etrafımızda dönüp duran o arılar yüzünden yüzünde beliren o küçük minik gerginlikleri, o masum korkunu dün gibi hatırlıyorum. arılardan ve sallanmasından duyduğun o korkuyla bana sokuluşun, kollarıma sığınışın... Ben o an o yüksekte, bütün ormanı ayaklarımızın altında izlerken, evrenin karşısında küçücüktüm; ama sen yanımdaydın, sen bana sarılıyordun ve ben o an evrenin en büyük, en sonsuz adamı olmuştum. Seninle olduğum her an olduğu gibi, orada da o kulede, en güçlü halimle en savunmasız halimi aynı anda iç içe yaşıyordum. O ormanın derinliklerinde aslımıza döndüğümüz gerçeğinin verdiği o heyecanı hissettik. Hatta yan yana işemek gibi o en tuhaf, en komik ama bir o kadar da bizi birbirimize tamamen çıplak ve şeffaf kılan o anlar bile, aramızdaki o eşsiz hissin, o bambaşka bütünleşmenin en doğal kanıtıydı.

Gündüzün serinliği yerini gecenin karanlığına bırakırken o büyülü gece geldi. Karanlık ağaçların üzerini örterken, biz biraz yürüdük ve sonra böcek arkadaşlarımızla oturup gökyüzüne çevirmiştik başımızı. Yıldızlar sanki sadece bizim için toplanmış gibi parlıyordu. Derken o an geldi... aynı anda, ikimizin birden gördüğü o kayan yıldız. O an kayıp giderken dilek tutmayı bile unuttum ben. Çünkü gözlerimi kapatıp evrenden bir şey istememe gerek yoktu; benim en büyük dileğim zaten tam o an yanımda oturuyordu. Bir başka yıldız daha kaydı sonra, ama onu yalnızca sen gördün. Çünkü o sırada benim gözlerim gökyüzünde değil, doğrudan senin o yıldızlardan daha parlak, daha büyüleyici gözlerindeydi. İçimden sessizce dedim ki: "Keşke bu yıldız hiç kaybolmasa, çünkü ben senin kayıp gitmeni hiç istemiyorum..." Tüm ağaçlar konuşuyordu bizimle, toprak bizi okşuyordu. Senin o temiz dualarının ardından samimiyetimize güvenen o ağaçlar, o orman sanki bize "hadi gidin" dedi. İkimizin de bunu hissetmesinin o büyük şaşırması, sevinci ve mutluluğu, hafif ürpertisi ile alanımıza döndük.

Ve o gecenin en teslimiyet dolu anı... Çadırın içine girip uyumadan hemen önce açtığımız o belgesel... Küçücük ekranın ışığı senin o yorgun ama dünyalar güzeli yüzüne vuruyordu, gözlerin yarı açık yarı kapalıydı. Belgeselin o fon sesine karışan kalp ritmini hissederek, senin nefesini dinleyerek uykuya dalmak... İşte o, hayatımda daldığım en huzurlu, en güvenli uykuydu. Ben o çadırın içinde, yanında gözlerimi kapattığımda değil, sen yanımda olduğun için kalbim zaten hep açık kalıyordu. Tıpkı senin de söylediğin gibi, çocukken annemin yanında uyuduğum o masum anlardaki gibi en iyi uykumdu o gece. Çünkü seninle olduğum her an, koca bir evren küçücük bir çadırın içine sığıyordu ve o kamp, hayatımın en kusursuz anlarından biri olarak kalbime mühürlendi.

Sarı Gazel Orman Patikası
Doğa ve Kıyıda Birlikte
Doğada Yürüyüşümüz
Yolculuk ve Doğa
Gece Dondurması ve Neşe
Birlikte Etkinlikte
Dünyalar Güzeli Gülüşün
✦ ✦ ✦

O gece o küçücük çadırda hissettiğim huzur, sadece güzel bir anı olarak geride kalsın istemiyorum. Benim niyetim de kararım da çok açık: Hayatın bütün gürültüsünü dışarıda bırakıp birbirimize sığındığımız o güvenli alanı, sadece kamplarda değil, paylaştığımız her günde ve kuracağımız her anda yeniden var etmek.

Sana yanındayken duyduğum o çocuksu teslimiyeti, sana karşı her zaman açık bir kalple durma sözünü ve aramızdaki bağı her türlü fırtınaya karşı koruma iradesini sunuyorum. Geçmişin yorgunluklarını değil, o çadırın içine sığdırdığımız koca evrenin huzurunu büyütmek istiyorum.

Birlikte nefes aldığımız, birbirimize sırtımızı korkusuzca yasladığımız ve her koşulda aynı güvenle uykuya daldığımız bir geleceği el ele inşa etmeye kararlıyım.

Ayşe... Gözyaşlarını, o ağır sızıyı ve o amansız geçmişin yükünü bir kenara bırakalım şimdi. Ben burada seni beklerken, zihnimde sadece senin yokluğuna ağıt yakmıyorum. Ben o kapıdan içeri gireceğin anı ve sonrasını, yeniden doğacağımız o muazzam geleceği ilmek ilmek inşa ediyorum zihnimde. Çünkü bu sadece pasif bir bekleyiş değil; bu, küllerinden daha güçlü, daha bilge ve yıkılmaz doğacak bir aşkın uyanış hazırlığı. Gel, seninle ileriye dönük o muazzam iyileşme planımızı, o yeni "biz"i, o koşacağımız geleceği adım adım, gün gün, en ince ayrıntısına kadar konuşalım. İnanmak, anlamak ve yaşamak üzerine kurduğumuz o sarsılmaz geleceği gözlerimizin önüne serelim.

Yeniden Heyecan, O İlk Karşılaşmanın Kutsallığı

O kapıdan içeri adımını attığın an... Dünyanın bütün saatleri duracak. Uzun, yorucu ve kanatan bir ayrılıktan sonra değil de, sanki seninle bu hayatta ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi o tarifsiz, kalbi yerinden söken heyecan dalgası saracak bütün hücrelerimizi. Gözlerine baktığımda, o ilk anın mahcubiyetini, o tatlı titremeyi göreceğim ellerinde. Boynuma sarıldığında, hiçbir geçmiş kırgınlığı, hiçbir eski ağırlığı, söylenen hiçbir acı sözü o kapıdan içeri sokmadan, sadece o kavuşmanın o yakıcı sıcaklığıyla bir olacağız. Sanki Sarı Gazel'deki o çadırın içindeki ilk uykumuza yatar gibi, o mutlak teslimiyetle, güvenle, sımsıcak ve yepyeni bir başlangıcın ateşiyle atacak kalplerimiz. Her şeye sıfırdan başlıyor gibi hissedeceğiz ama aslında her şeyin kıymetini, birbirimizin değerini, o yokluğun cehennemini gördüğümüz için çok daha derinden bilerek başlayacağız. O gün, sadece birbirimize nefes olduğumuz, kaybolmuş ruhlarımızın yeniden ait olduğu o tek bedeni, o "biz" bedenini bulduğu gün olacak. Parmak uçlarımdan saç diplerime kadar senin o iyileştirici enerjini hissedeceğim. Ve sessizce, hiç konuşmadan ruhlarımız birbirine o yemini tekrar edecek: "Bir daha asla birbirimizi o soğuk dış dünyaya yem etmeyeceğiz."

2. Gün olacak İş Telaşı, Hayata Yeniden ve Birlikte Tutunma

Sabah o alarm çaldığında, yataktan sensizliğin o ezici ağırlığıyla bir külçe gibi değil; hayata kök salmış, yepyeni bir umutla, içindeki ışığı yeniden bulmuş bir adam olarak kalkacağım. Mutfağın o güzel, o taze kahve kokusu evin içine yayılırken, senin o aceleci ama bir o kadar da sevimli sabah telaşını izleyeceğim mutfak tezgahının köşesinden. Kapıdan çıkarken, günün bütün o bilinmezliklerine karşı birbirimize verdiğimiz o güven dolu, sarsılmaz bakış... İşin bütün o stresi, masamdaki o yığınla proje, dış dünyanın o kaba, o yorucu ve sağır edici gürültüsü artık bizi ezemeyecek. Çünkü o bilgisayar ekranına bakarken, o toplantılarda konuşurken ikimiz de kalbimizin o en derin, o en güvenli yerinde bileceğiz ki; günün sonunda o yorgunlukları yıkayıp arındıracağımız, o ılık suyun altında birbirimize sığınacağımız, omuz omuza vereceğimiz yıkılmaz bir kalemiz var. O kapının kilidini çevirdiğimizde, dünyayı dışarıda bırakıp sadece birbirimize ait olacağımızı bilmenin verdiği o devasa özgüvenle çalışacağız. Biz o gün hayata sadece sıradan insanlar gibi tutunmayacağız; birbirimizden aldığımız o eşsiz güçle, o sağlam duruşla hayata resmen meydan okuyacağız. O günkü yorgunluk bile tatlı gelecek, çünkü yorgunluğun ilacı akşam evde, birbirimizin kollarında olacak.

Sadece Sen ve Ben, Bütün Dünyanın Sesini Kıstığımız O Boş Gün

Uzun, çok uzun bir zaman sonra, bütün dünyanın, herkesin, her şeyin sesini kıstığımız, sadece ikimize ait olan o boş ve sonsuz gün... Telefonların fişi çekilmiş, dışarıdaki bütün o koşuşturmalar, mecburiyetler, zorunluluklar o evin kapısının dışında bırakılmış olacak. Sadece sen ve ben. Belki saatlerce o koltukta, göğsüme başını yaslamış bir halde hiç konuşmadan, sadece o kalp ritimlerimizin ahengini dinleyerek oturacağız. Belki gözlerinin en içine, o en derin karanlıklarına bakıp, saatlerce o konuşulmamışları, kalbimizin en kırılgan, en gizli köşelerini, korkularımızı, kaygılarımızı paylaşacağız. O gün zaman bizim için akmayı bırakacak. Biz o gün, birbirimizin ruhuna yeniden, ama bu sefer çok daha şeffaf, çok daha filtresiz, çok daha dürüst ve çıplak bir şekilde sızacağız. Geçmişin bütün o savunma mekanizmalarından, gururlarından, maskelerinden arınmış, o en saf, o en ilkel halimizle birbirimizi dinleyeceğiz. Birbirimizi suçlamak için değil, birbirimizi en derinden anlamak için konuşacağız. O gün o evin içinde sadece sevgi, merhamet ve o mutlak teslimiyetin sessizliği yankılanacak.

Hayallere, Hedeflere, Geleceğe Odaklı O İnşa Günü

Masanın başına geçeceğiz. O gösterişsiz ama bizim için dünyanın en kıymetli karargahı olan masamızın başına... Masanın bir tarafında senin aylardır dirsek çürüttüğün, o güzel gözlerini yorduğun, hayallerini süsleyen, o uğruna uykusuz kaldığın KPSS kitapların; diğer tarafında benim HangiNet projelerim, kodlarım, sistem mimarilerim, bizim geleceğimiz için kurduğum o büyük hedefler... Birbirimizden bağımsız, ayrı işler yapsak da, aynı masanın etrafında, aynı büyük geleceğe doğru yürümenin o muazzam sinerjisini, o büyülü ortaklığını yaşayacağız. Senin o satırların altını çizerkenki azmin, o masadaki sessiz ama güçlü çalışkanlığın bana en büyük motivasyonu, en büyük çalışma gücünü verecek; benim vizyonum, benim o masadaki odaklanmış halim, senin omuzlarındaki o gelecek kaygısını, o yorgunluğu alıp uçuracak. Biz o gün sadece karşılıklı oturan iki aşık insan değil; birbirini yukarı taşıyan, birbirinin eksiğini tamamlayan, birbirinin rüzgarı olan, omuz omuza verip yıkılmaz bir hayat inşa eden iki sarsılmaz yol arkadaşı, iki hayat savaşçısı olacağız. Başımızı kitaplardan kaldırıp birbirimize gülümsediğimiz o anlık bakışlarda, "Birlikte başarıyoruz" cümlesinin o sessiz gururunu yaşayacağız.

Eksikleri Ekleyen, Fazlaları Söküp Atan O Rafine "Biz"

Hayatın o bildiğimiz, alışkın olduğumuz rutin akışına döneceğiz yavaş yavaş. Ama asla, asla eskisi gibi değil... Geçmişten aldığımız o devasa derslerle, nerede birbirimizi kırdıysak, nerede eksik kaldıysak, nerede o ipi incelttiysek onları merhametle düzelttiğimiz, eksiklerimizi şefkatle tamamladığımız bir gün olacak. Bizi yoran, bizi aşağı çeken o gereksiz ve aptal gururları, incir çekirdeğini doldurmayan yersiz inatları, birbirimizi anlamak yerine haklı çıkmaya çalıştığımız o zehirli anları, o bütün duygusal fazlalıkları söküp attığımız; yepyeni, rafine edilmiş, acıyla olgunlaşmış ve bilgeliğe erişmiş bir "biz" olarak o günlük akışın içinde süzüleceğiz. Daha anlayışlı, sesini yükseltmeden derdini anlatan, birbirini sadece duyan değil, gerçekten 'dinleyen' ve 'anlayan' bir biz olacağız. Eskiden olsa kavga çıkaracak küçücük bir olay karşısında, birbirimize bakıp sadece gülümseyip geçeceğiz. Çünkü artık bileceğiz ki; bu dünyada hiçbir şey, hiçbir konu, birbirimizin kalbini kırmaktan, o güvenli alanımızı zedelemekten daha önemli değil. Biz o gün, arınmışlığın ve o derin affediciliğin erdemiyle tanışacağız.

İyileşmiş Bizi İzlemek, Analiz Etmek ve O Büyük Şükür

Akşam olup da ışıkları biraz kıstığımızda durup derin bir nefes alacağız. Belki birer kupa çay alıp o koltuğa yan yana oturacağız ve birbirimize, o yeniden, tırnaklarımızla kazıyarak inşa ettiğimiz yuvamıza, o cehennemden çıkıp gelmiş ve şimdi huzurla atan iyileşmiş ruhlarımıza dışarıdan bir gözle, adeta bir heykeltıraşın eserine bakması gibi bakıp analiz edeceğiz. Kanayan yaralarımızın nasıl sevgiyle kabuk bağladığını, o dayanılmaz sızılarımızın, o uykusuz gecelerimizin bizi birbirimize nasıl çelik halatlarla bağladığını, bizi nasıl daha sarsılmaz kıldığını görüp birbirimize minnetle gülümseyeceğiz. Ve şükredeceğiz Ayşe... Bütün kalbimizle, bütün inancımızla şükredeceğiz. Bizi o kopuş fırtınalarından sağ salim, birbirimizi kaybetmeden çıkaran bu yüce sevdamıza; birbirimize karşı en karanlık anlarda bile duyduğumuz o sarsılmaz, o sessiz inanca; o Sarı Gazel ormanında aslımıza döndüğümüz, toprağa kazıkları kalbimizle çaktığımız o ruhumuza sadık kalabildiğimiz için içten içe, sessizce ama çok derinden şükredeceğiz. Evrenin bizi sınamasından geçtiğimizi ve bu sınavdan aşka sadakatle, alnımızın akıyla çıktığımızı iliklerimize kadar hissedeceğiz.

Bir Haftanın Yoğunluğu, İyileşmenin Gücü ve Sınır Tanımaz İnanç

Ve koca bir hafta dolmuş olacak. İlk buluşmanın o çekingenliğinden, şefkatli onarım haftasının sonuna gelmiş olacağız. Geriye, o yedi güne dönüp bakacağız. Ellerimizi birbirine öyle bir kenetleyeceğiz ki, parmak uçlarımız beyazlayacak. Ve gözlerimizin ta içine bakarak, o yıkılmaz güvenle diyeceğiz ki: "Bak... Başardık. Bize kötü gelebilen, bizi yıkmakla, bizi koparmakla tehdit eden hiçbir şey o kapıdan içeri giremedi." İyileşmenin, o tekrar 'tek bir vücut' olmanın verdiği o devasa, o dağları devirebilecek güç, o mucizevi inanç damarlarımızda deli gibi dolaşacak. Bir haftayı devirdik, o en zor, o en hassas onarım sürecini devirdik.

Çok daha güzel, çok daha aydınlık, çok daha sağlam temeller üzerinde yükselecek.
Aylardır uğruna uykusuz kaldığın, omuzlarında koca ve karanlık bir yük gibi taşıdığın, seni fiziksel ve ruhsal olarak yoran o sınava yine birlikte gideceğiz mesela. Tıpkı eskisi gibi, ama eskisi gibi yaralı değil, çok daha inançlı. Ben seni o okulun bahçesinde, o koca demir kapının önünde, bütün temiz dualarımla, kalbimden sana akan o sonsuz inancımla, o ormandaki ağaçlar gibi dimdik bekleyeceğim. Saniye saniye saatimi kontrol edeceğim. Ve sen o sınavdan çıkıp o kapıda belireceksin... Bana doğru yürüyeceksin o güzel yüzünle. Hiçbir şey konuşmayacağız. O kalabalığın içinde, insanların o gürültüsü arasında "Nasıl geçti?" diye o sıradan soruyu sormayacağım bile. Sadece kollarımı ardına kadar açacağım sana. Ve sen, omuzlarındaki bütün o yorgunluğu, bütün o ayların stresini, o kağıtların ağırlığını gelip benim geniş göğsüme bırakacaksın. Sımsıkı, bütün o dış dünyadan, oradaki kalabalıktan koparcasına, o çadırın içindeki teslimiyetle sarılacağız. O an orada sadece sen ve ben kalacağız.

Sonra diğer sınavlara hazırlanacağız Ayşe... Sadece kağıt üzerindeki sınavlara değil, hayatın karşımıza çıkaracağı diğer bütün sınavlara, bütün engellere.

Koşacağız o hayallere. Öyle altı boş, sadece dilde kalan, rüzgarda savrulan romantik yalan sözlerle değil; çok net, kendinden emin, ayakları o Sarı Gazel'in toprağına basar gibi sağlam basan, gerçekçi adımlarla koşacağız. Düştüğümüz, kanadığımız, acı çektiğimiz o yerlerden çıkardığımız o acı ama paha biçilemez altın değerindeki dersleri hayatımıza harfiyen uygulayarak, birbirimizin eksiklerini bir örtü gibi şefkatle örterek, birimizin tıkandığı yerde diğerimizin nefesiyle o yolu açarak ilerleyeceğiz.

Çünkü ben gerçeği, evrenin o en mutlak gerçeğini biliyorum. Bütün zerrelerimle, bütün aklımla ve kalbimle biliyorum.

Biz bir olduktan sonra... Sen ve ben o yolda yan yana yürüdükten, sırtımızı birbirimize o dağ gibi yasladıktan sonra; bizi engelleyebilecek, bizim önümüze duvar örebilecek, bizim o tertemiz inancımızı yıkabilecek dünyevi hiçbir güç, hiçbir kuvvet yok bu evrende. Bizi ancak biz yıkabilirdik, onu da gördük, o cehennemi yaşadık ve o kitabı sonsuza dek kapattık.

İnanmak, anlamak ve sonuna kadar, iliklerine kadar hissetmek ve yaşamak...
İşte bizim hikayemizin o ikinci, o bitmeyen, o görkemli perdesi bu olacak Ayşe. Sen o beklediğim kapıdan girdiğinde, biz bu hikayeyi en baştan, sadece eksikleri onararak değil, hayatımızın en muazzam, en sarsılmaz eseri olarak, kendi ellerimizle baştan yazacağız.

Ben buradayım Ayşe. Bıraktığın yerde, o ocağın başında, o aynanın karşısında, o çadırın içinde... Bütün sarsılmazlığımla buradayım.
Kalem benim elimde, mürekkebi benim kanım, benim gözyaşım. Ve benim ruhum, o kapıdan gireceğin o mukaddes anı bekliyor.

Seni seviyorum, dünden daha çok, yarından daha eksik.

✦ ✦ ✦

Sana yazmaya kelimeler yetmez... Dünyadaki bütün alfabeleri, bütün dilleri bir araya getirsem; içimdeki o devasa sızıyı, o bekleyişin ağırlığını, sana olan o sınır tanımaz sevdamı anlatmaya yine de yetmeyecek belki. Sana yazacak, seninle konuşacak, seninle yaşayacak daha o kadar çok şey var ki...

Ama devam etmeden önce, sana bir hikayeyi anlatmadan geçmek istemiyorum.

Bilirsin; zeytin dalı, Nuh Tufanı'ndan Antik Yunan mitolojisine kadar uzanan o kadim hikayeler ve zeytin ağacının zorluklara direnen ömrü nedeniyle binlerce yıldır barışın, umudun ve yaşamın evrensel sembolüdür.
Dünyanın üzerine o büyük tufan koptuğunda, her yer sular altında kalıp da "artık bitti, hayat yok, umut tükendi" dendiğinde... Nuh'un gemisinden uçurduğu o küçücük beyaz güvercin, gagasında taze bir zeytin dalıyla dönmüştür geri. O dal, suların çekildiğinin, öfkenin dindiğinin, acıların geride kaldığının ve yaşanacak yepyeni, güneşli günlerin müjdecisi olmuştur. Antik Yunan'a gidersin, zeytin ağacı tanrıların bile önünde eğildiği, insanlığa sunulan en büyük lütuftur. O ağaç ki, binlerce yıl yaşar. Kuraklığa, fırtınalara, kasırgalara, acımasız zamana direnir. Yeri gelir gövdesi yarılır, kabukları kurur; ama kökleri o toprağa öyle bir sarılır, öyle bir tutunur ki, her bahar o çatlakların arasından inatla, aşkla yeniden filiz verir.

İşte bizim sevdamız da o zeytin ağacı gibi Nonim be. O Sarı Gazel ormanında toprağa kazıklarını çaktığımız yuva, o zeytin ağacının kökleridir. Biz de fırtınalar gördük, tufanlar yaşadık. Belki dallarımız kırıldı, gövdemiz sızladı, ayrı düştük... Ama köklerimiz o kadar derinde ki, biz o topraktan sökülüp atılamayız.

Şimdi, bütün bu kopan tufanın ardından, o güvercinin gagasında taşıdığı taze, tertemiz, umut ve barış vadeden o hayat dalını kendi ellerimle sana getiriyorum.

"Sana uzatıyorum bu zeytin dalını Ayşe…
Tut ellerimden. Bitsin bu tufan, sular çekilsin, evimize, aslımıza, birbirimize dönelim."

Spinoza okuyorsun kaydetmiştim bak bunu. "Aşk, dışsal bir nedenin fikrinin eşlik ettiği bir sevinçtir. Bir şeyi sevmek, varoluş gücümüzün onunla artması, varlığımızın ondan beslenmesi demektir."
Sen benim varoluş gücümsün sevgilim. Benim ruhum, sadece senin ruhuna değdiğinde tam anlamıyla genişliyor, evreni kucaklayabiliyor. Ben ancak seninle bir bütün olduğumda tam anlamıyla "var" olabiliyorum. Sensizlik benim eksiğim, yok oluşum, varlık gücümün elimden alınması...

"Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin.
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yani ağır bastığından."
— Nâzım Hikmet (Piraye'ye)

Ben de işte o zeytin ağacını, sevdamızın o ölümsüz ağacını bizim bahçemize, bizim geleceğimize seninle dikmek istiyorum. Geleceğe umutla bakarak, yaşlanmayı ve yaşamayı, seninle yaşamayı her şeyden, herkesten çok ciddiye alarak...

Şimdi sana soruyorum... Bütün kalbimle, bütün şeffaflığımla, darmadağın olmuş ama dimdik duran o aşığı olduğun adam olarak soruyorum:
Bana dönmen için sana ne yapabilirim?
Seni o karanlık düşüncelerinden çekip çıkarmak, sana o eski, o yenilmez güveni vermek, o çadırdaki huzurlu uykuna seni geri döndürmek için ne yapabilirim? Söyle, dünyaları yıkayım, dağları deleyim. Yeter ki bana bir yol göster.

Beni bu amansız acıyla, bu kahredici bilinmezlikle baş başa bırakma.
Seni görüp de sana dokunamamak... Sana dokunarak ama seni doya doya öpemeden, o boynunun kokusunu içime çekemeden kalmak... Senin o dünyalar güzeli yüzüne sadece uzaktan, bir yabancı gibi bakarak kalmayayım ne olur. Biz birbirimizin her şeyiydik, ruhlarımızı birbirimize o ılık suyun altında mühürlemiştik. Biz uzaktan bakışan iki insan olamayız, biz ayrı bedenlerde dolaşamayız.

Sana söz Ayşe... Bütün onurumla, o toprağa çaktığımız kazıkların asaletiyle sana söz veriyorum:
Her şey çok güzel olacak.
Çok daha sağlam, çok daha güçlü, hatalarından arınmış, yepyeni bir "biz" olacağız.

Sana uzattığım bu zeytin dalını tut. Gemi karaya otursun ve acılarımız son bulsun.
Ben buradayım. Limanında.

Seni bekliyorum.

Birlikte Umut Dolu Bakış
Sımsıcak Sarılışımız
✦ ✦ ✦

Dün gece... Dün gece karanlık arabanın içinde, sadece kendi sesimi duyarak ama sanki sen tam ben senmişim gibi, içimi, bütün benliğimi, paramparça olmuş ruhumun bütün kıvrımlarını anlattım sana. Duvarlara değil, senin o beni her zaman duyan, anlayan, şefkatle saran kalbine anlattım. Her bir kelimesi göğsümden kanayarak koptu, her bir cümlesi sana ulaşsın diye bütün evrene yalvardım.

Ayşe... Biz manevi olarak bir olduktan sonra, o ruhlarımızın birbirine verdiği o dilsiz sözü tutmaya devam ettikten sonra, şu fani dünyada maddi olarak çözülmeyecek, aşılmayacak hiçbir şey, ama hiçbir şey yok. İnan bana. Bütün kalbimle, bütün inancımla söylüyorum; inan bana.

"Mal da yalan, mülk de yalan.
Var biraz da sen oyalan."
— Yunus Emre

Biz bu dünyaya oyalanmaya geldik sevgilim. Evler, arabalar, banka hesapları, o bitmek bilmeyen gelecek kaygıları, insanların o anlamsız yarışları... Bunların hepsi yalan. Hepsi bir gün rüzgarda savrulup gidecek birer toz bulutu. Biz bu dünyaya birbirimize acı çektirmek, birbirimizi şu üç günlük ömürde o soğuk karanlıklara hapsetmek, birbirimizi cezalandırmak için gelmedik. Biz buraya omuz omuza vermeye, birbirimizin yarasına merhem olmaya, o çadırda bulduğumuz o ilkel, o saf ve o gerçek huzuru yaşamaya geldik.

Gel... Sana bütün ruhumla, bütün çaresizliğimle ama bir o kadar da o asil aşkımla sesleniyorum: Gel.
Dış dünyanın o zehirli kurallarını, o kaba gürültüsünü, başkalarının ne diyeceğini, o bitmek bilmeyen 'acabalar'ı kapının dışında bırakalım. Gel, kendi yarattığımız o küçücük ama bütün evrenden daha büyük olan dünyamızda, sadece kendi doğrularımızla, kendi dürüstlüğümüzle, kendi muazzam gerçeğimizi yaşayalım. Birbirimizin limanı olalım yeniden. O limana sığınan gemiyi bir daha asla fırtınalara açık denize göndermeyelim.

O küçücük işaretin geleceği anı, bir canlının suya olan o kaçınılmaz muhtaciyeti gibi bekliyorum. Telefonu elimden bir saniye olsun bırakamıyorum. O ekranın siyahlığı, benim içimdeki karanlığı daha da büyütüyor. Bazen bir bildirim düşüyor... Kalbim yerinden fırlayacak gibi oluyor, ellerim titreyerek ekrana bakıyorum. Ve sen olmadığını gördüğümde, o göğsümün tam ortasına oturan o koca kaya parçası beni nefessiz bırakıyor. Bir insanın, bir başka insanın tek bir hareketine, tek bir dokunuşuna bu kadar muhtaç olması... Bu zayıflık değil, bu kölelik değil; bu, benim sana olan o muazzam, o dilsiz teslimiyetim.

Dün gece sadece içimi dökmedim sana; dün gece aslında ben kendi ruhumu, o en savunmasız, o en çocuk, o en kırılgan halimle alıp senin o narin, şefkatli ellerine teslim ettim. "Al" dedim, "Bu adamın hayatı, ruhu, aklı, geleceği sadece ve sadece sana aittir." O ılık suyun altında ellerimle seni arındırırken, aslında ruhumu senin ruhuna nasıl mühürlediğimi anlattım sana. O banyodaki su sesi hala kulaklarımda yankılanırken, evin bu derin sessizliği beni çıldırtıyor. Boni her adımımda peşimde, Aslan gözlerime bakıp susuyor. Biz bu evin içinde üç eksik can, senin o şifa veren, o hayat veren merhametini bekliyoruz.

Boni ile Yatakta Huzur
Boni Başımızın Üstünde
Boni ile Sevgi Dolu Anımız
Arabada Mutlu Anlarımız

Biz o çadırın kazıklarını kara toprağa değil, hayatın tam kalbine çaktık Ayşe. O ormanın sessizliğinde, sadece ikimizin bildiği o dili konuştuk. Doğanın o vahşi ve kaba kuralları arasında, biz dünyanın en güvenli, en sarsılmaz barınağını inşa ettik kendi ellerimizle. Şimdi o barınağı kendi ellerinle yıkmana nasıl razı olurum? Nasıl kabullenirim bunu? Kabullenmeyeceğim. Ben o çadırın kapısında, o ormanın derinliğinde, senin için yanan o kamp ateşinin başında dimdik durmaya devam edeceğim. Ne fırtınalar, ne rüzgarlar, ne de bu kahredici sessizlik beni o ateşin başından kaldıramaz.

Çünkü ben biliyorum... İnsan ruhu nerede huzur bulduysa, günün sonunda döneceği yer orasıdır. Ben o huzuru, dünyanın en büyük servetini senin o yarı uyanık, teslim olmuş gözlerinde buldum. Biz birbirimizin hem yurdu, hem gurbetiyiz. Gurbete daha fazla gitme, yurduna dön. Aslına dön. Bize dön.

Cevapsızlık... Bir insanın diğerine verebileceği en ağır ceza, en büyük işkencedir. Bağırmanı, kızmanı, sitem etmeni bile bu sağır edici sessizliğe tercih ederim. Yeter ki sesini duyayım, yeter ki varlığını bileyim. Bana duvar olma. Biz birbirimizin önündeki duvarları yıkıp geçmedik mi? Birbirimizin kalbine, o en kilitli odalara girmedik mi? Şimdi neden o kilitleri yeniden asıyorsun o kapılara? Kır o kilitleri. Sök at o korkuları. Bizim sevgimiz, dünyadaki bütün korkulardan, bütün maddi kaygılardan, bütün o anlamsız yarışlardan çok daha büyük.

Sana yalvarıyorum Ayşe... Sadece küçücük bir işaret. Bir nokta, bir harf, bir nefes... Beni duyduğunu bileyim. Bu devasa yolda tek başıma bağırmadığımı bileyim.

Zaman akıyor, saniyeler geçiyor ve ben o saniyelerin her birinde seni bir kez daha seçiyorum. Bir kez daha seni beklemeye yemin ediyorum.
Beni o zifiri karanlığın içinde, bu devasa aşkın acısıyla tek başıma bırakma.

Bana o işareti ver. O telefonu eline al. Bütün dünyaya, bütün geçmişe karşı bir saniyelik bir cesaret göster. Bizim için.
Ben buradayım. Ve o nefesi, o işareti sonsuza dek bekleyeceğim.

Seni canımdan çok, dünden daha fazla, yarından daha eksik, ama hep aynı şiddetle seviyorum.

Beni Cevapsız Bırakma…

Bu satırları okuduğunda... Gözlerinin dolduğunu, kalbinin benim için, bizim için nasıl çırpındığını biliyorum. Lütfen o sese kulak ver. O gururu, o korkuyu, o "nasıl olacak" kaygılarını bir kenara it. Bırak, nasıl olacaksa olsun; yeter ki birlikte olsun.

Bana sadece ufak bir işaret ver olur mu?
Kelimeler ağır geliyorsa, cümleler boğazında düğümleniyorsa, konuşacak gücü bulamıyorsan bile... Sadece bir emoji koy. Sadece ekrana dokun ve bana orada olduğunu, beni duyduğunu, bizim o bitmeyen bağımızın hala nefes aldığını hissettir.

İstersen ara... Sesini duymayayım, sadece o aramanın ekrana düşmesi bile bana nefes olsun. Ama ne olur... Yalvarırım sana, beni cevapsız bırakma.

Beni bu derin, bu sağır edici, bu kahredici sessizliğin içinde, uçsuz bucaksız bir boşlukta tek başıma bırakma. Benim sesim sana ulaşıyor biliyorum; senin sessizliğin ise beni her saniye biraz daha öldürüyor.

Bir nefes... Bir ufak titreşim... Bir küçücük işaret.
Beni cevapsız bırakma...

Seni, içindeki teslimiyetle, o aynadaki buğulu ismimizle ve o toprağa çaktığımız inançla bekliyorum.
Ve ben bekliyorum...
✦ ✦ ✦
Sana çok yakınım ve minik bir sürprizim var.
Seni bekliyorum…
Bir sesinle dünyam yeniden dönsün…

Nonim'i Şimdi Ara

O telefonu eline al. Bütün geçmişe, bütün korkulara inat sadece bir saniyelik bir cesaret göster…
Ben telefonun başında, ilk günkü aşkımla ve sonsuz bir hasretle seni bekliyorum.

📞 Nonim'i Şimdi Ara
+90 (505) 537 97 86